Pazar, Ekim 21, 2018
   
Text Size

Yurtiçi Gezilerim

Yerebatan Sarnıcı

Üst Kategori: Seyahatlerim

İstanbul'daki günümüze kadar ulaşan en büyük su sarnıcı olan Yerebatan sarnıcı 527-565 yıllarında bizans imparatoru I. Justinianus tarafından yaptırılmış. Adına Bazilika sarnıcı da deniyor bunun nedeni bizans imparatorluğu zamanında sarnıcın üzerinde Stoa Bazilikası meydanı bulunmaktaydı, Bu yüzden sarnıç da ozamanlar aynı isimle anılırmış.  Sarnıcın yapılmasının amacı

 

I. Justinianus (527-565)

 

 

Öyküsü su seslerine karışan 1500 yıllık bir mekan




Sultanahmet' te bulunan Yerebatan Sarnıcı, 542 yılında Bizans İmparatoru Justinyen tarafından At Meydanı'nın diğer tarafında bulunan Büyük Saray'ın su ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılmıştır.

Fetihten sonra yaklaşık yüzyıl süreyle sarnıcın varlığı fark edilmemiş; ancak bodrumlarında su biriktiren ve deliklerden sepet sarkıtarak balık tutan insanların varlığının anlaşılmasıyla keşfedilmiştir. Osmanlı döneminde onarılarak kullanılan sarnıcın giriş kısmındaki evler 1940'larda belediye tarafından istimlak edilerek, giriş için düzenli bir bina yapılmıştır.

1985-1988'de Büyükşehir Belediyesi geniş ölçüde bir temizlik ve onarımdan geçirilen sarnıçtaki su ve dipteki çamur birikintisi boşaltılmış, temizlenmiş, batıdaki ucuna kadar uzanan bir iskele yapılmış, ayrıca kuzeydoğu köşeye de bir platform inşa edilmiştir.

Yerebatan Sarayı olarak adlandırılan sarnıç içten 145 metre uzunluğunda 65 metre genişliğindedir. Yaklaşık 9800 metrekarelik bir alanı kapsamaktadır. Her bir dizide 28 tane olmak üzere 12 sıra sütun tuğla kemerleri ve bunların desteklediği tonozları taşır. Toplam sayıları 336 olan sütunlardan 8'i kuzey bölümde Örme kılıf içine alınmış, güneybatıda 37 sütun, etraflarını çeviren bir dolgu duvarın içinde kalmıştır.
Son restorasyonda içi kuru olmasına rağmen sarnıca tekrar su geldiğinden bugün hala 1-2 m arasında su bulunmaktadır. Halen İstanbul Kültür ve Sanat Ürünleri Ticaret A.Ş. tarafından işletilen Yerebatan Sarnıcı'nda İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin çeşitli kültür etkinlikleri gerçekleştirilmektedi r.







İstanbul'un görkemli tarihsel yapılarından biri'de Ayasofya'nın güneybatısında ve biraz ilerisinde bulunan Basilika Sarnıcıdır. Bizans imparatoru I. Justinianus (527-565) tarafından yaptırılan bu büyük yer altı sarnıcı, suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görülen mermer sütunlara bakılarak halk arasında yerinde yerinde bir deyimle "Yerebatan Sarayı" olarak isimlendirilmiş tir.

Sarnıcın yerinde daha önce Genç Roma çağında muhtemelen III-IV.yy'da yapılmış olan, ticari ve hukuki işlerde, bilim ve sanat faaliyetlerinde büyük bir Basilika kullanılıyordu. 476 yılında çıkan bir yangında tamamen harap olduktan sonra ılius tarafından yeniden yaptırılan ve tekrar bir yangın felaketine uğrayan ve 532 yılında şehri kasıp kavuran Nika isyanında, Basilika'nınmermer heykeli vardı. Eski kaynaklar bu yerde yüzü sütunlu revaklarla çevrili üstü açık bir avlu su Ayasofya'ya dönük belirtmiştir. Hz. Süleyman'ı elini çenesine Hz. Süleyman'nın bronz heykelinin bulunduğunu dayamış vaziyette,kendi eserinden çok daha güzel olan hayretle temaşe ettiğini gösteren bu heykel Ayasofya'yı daha sonra imparator kaldırılmıştır.







Bilindiği gibi ısrail hükümdarı I. Basilius (867-886) tarafından Hz. Süleyman'ı kendi adına Kudüs'te yaptırdığı mabet yeryüzünde Ayasofya'ya gelinceye kadar yapılmış olan mabetlerin en güzeli en muhteşemi olarak biliniyordu. Daha sonra imparator Basilius'un sözü geçen heykeli eridikten sonra kendi heykelini koydurduğu söylenmektedir. ımparator Justinianus yangına uğramış olan büyük basilika'nın yaklaşık 532 yılında, rivayetlere göre 7.000 kölenin çalıştığı bu sarnıcı inşa ettirmiştir. Ve sarnıç ismini yakınındaki ılius Basilika'ndan almıştır. Basilika Sarnıcı'nın suyu ımparator Valens tarafından (368) yılında yaptırılan 971 m. uzunluğundaki Valens (Bozdoğan) kemeri ile ımparator Justinianus'un yaptırdığı 115.45 m. uzunluğundaki Mağlova Kemeri yardımıyla şehre 19 km. Mesafede Belgrat ormanlarındaki Eğrikapı su taksim merkezinden gelmektedir.

Basilika Sarnıcının planı yüzyılımızın başında Alman Deniz Altıcıları çıkarmıştır. Buna göre uzunluğu 140 m. genişliği 70 m. diktörtgen biçimde bir alanı kapsayan dev bir yapıdır. 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen bu sarnıcın içerisinde her biri 9 m. yüksekliğinde 336 sütun bulunmaktadır. Birbirine 4.80 aralıklarla dikilen bu sütunlar, her sırada 28 tane 12 sıra meydana getirirler. Suyun içerisinde yükselen bu sütunlar uçsuz bucaksız bir ormanı hatırlamakta ve ziyaretçiyi sarnıca girer girmez etkilemektedir. Sarnıcın tavan ağırlığı haç biçiminde tonozlar yuvarlak, kemerler vasıtasıyla sütunlara aktarılmıştır, çoğunluğu daha eski yapılardan toplandığı anlaşılan ve çeşitli mermer cinslerinden granitten yontulmuş sütunların büyük bir kısmı tek parçadan, bir kısmıda üst üste iki parçadan oluşmaktadır. Bu sütunların başlıklarında yer yer farklı özellikler taşır. Bunlardan 98 adedi Corinth üslubu yansıtırken bir bölümünde Dor üslübunu yansıtmaktadır. Sarnıcın tuğladan örülmüş 4.80 m. kalınlığındaki duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçmez hale getirilmiştir. Toplam 9.800 m2 bir alanı bulunan bu sarnıç yaklaşık 100.000 ton su depolama kapasitesine sahiptir. Sarnıçtaki sütunların, köşeli veya yivli biçimde olan birkaç tanesi hariç büyük çoğunluğu silindir biçimindedir. Bu sütunlar içerisinde üzeri oyma ve kabartma halinde Tavuz Gözü, Sarkık Dal, Gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı özellikle dikkati çeker. Bu sütun Bizans devrinde "Farum Tauri" denilen bugünkü Beyazıt meydanında kalıntıları bulunan IV. yy. zamanına ait büyük Theodesiusun (379-395) zafer takındaki sütunları benzeridir.







Bir söylentiye göre, üzerindeki şekillerin gözyaşına benzemesin nedeni Büyük Basilika'nın inşasında ölen yüzlerce kölenin anısına dikilmiş ve çağlar boyu onların dramını anlatarak gelmiştir.Sarnı cın orta yerini geçtikten sonra, güneybatı duvarından içeriye doğru, yaklaşık 40 m. uzunluğunda 30 m. genişliğinde düzensiz bir çıkıntı halinde görülen kısım ağırlığı taşıyabilmesi için geçmiş yüzyıllarda yapılan onarımlar sırasında örülen duvarlardır. En uzun yerinde 9 sütun, en dar yerinde ise 2 sütun olmak üzere toplam 40 sütun bu duvarların arkasında kaldığı için görülmemektedir.






Sarnicin kuzeybati kosesindeki iki sutunun altinda kaide olarak kullanilan iki Medusa basi Roma Cagi heykeltraslik sanatinin saheser orneklerindendir. Sarnici ziyarete gelenlerin hayretler icersinde seyrettikleri IV.yy. ait bu baslarin hangi yapidan alinarak buraya getirildigi konuda kesin bir bilgi olmamakla birlikte Genc Roma Cagi'na ait antik bir yapidan sokulerek buraya getirildigi ve sutun kaidesi olarak kullanilmalarini aciklayan yazili bir bilgiye rastlanmamakla birlikte Medusa Heykellerinin Sarnicin insasinda salt sutun kaidesi olarak ihtiyac oldugu icin kullanildigi gorusu arastirmacilar arasinda genel kabul gormektedir.






Medusa'yla ilgili mitolojiye dayandirilan bir cok soylentiyle tarihin eski caglarina dogru bir yolculuk yapmak istersek su gibi rivayetlerle karsilasabiliriz. Bir soylentiye gore Medusa Yunan Mitolojisinde yeraltı dunyasinin disi canavari olan uc Gorgonadan biridir. Bu uc kiz kardesten yalnizca yilan basli Medusa olumludur. Ve kendisine bakanlari tasa cevirme gucune sahiptir. o donemde buyuk yapilari ve ozel yerleri kotuluklerden korumak amaciyla Gorgona kafalarinin resim ve heykellerinin konuldugu, Medusaninda bu dusunceyle buraya konuldugu zannedilmektedir.






Yine bir rivayete gore Medusa siyah gozleri, uzun saclari ve guzel vucudu ile ovunen bir kizdi. uzun zamandan beri Yunanli Tanri Zeus'un oglu Perseus'u sevmektedir. Bu arada Tanrica Athene'de Perseus'u sevmekte ve Medusa'yi kiskanmaktadir. Bunun icin Tanrica Athene Medusa'nin saclarini korkunc yilanlar bicimine sokar. Artik medusa kime baksa, baktigi kimse tas kesilir. daha sonra onu bu bicimde gorem Perseus heyecanla Medusa'nin buyulendigini dusunerek basini keser, basini eline alip dusmanlarini tasa cevirerek bir cok savaslara kazanir.

Bu olaydan sonra Medusa'nin eski Bizans'ta kilic kabzalaria ve sutun kaidelerine ters ve yan olarak islendigi soylenmektedir. Diger bir rivayete gore ise Medusa kendisine bakanlari tasa cevirme ozelliginden dolayi, kendisini bazen Perseus'un kilicinda bazen de aynaya bakip goruyor ve kendisini tasa ceviriyor. Bunun icin buradaki heykeli yapan heykeltras isiginyansima pozisyonlarina gore Medusa'yi uc ayri pozisyonda yapmistir. 1. normal olan yani su anda Didim'de olan 2. ters olan 3.yan olan buradaki heykel Didim'den getirtilmistir. Roma Cagi heykelciliginin onemli eserlerinden olan dev buyuklukteki iki Medsua basi ters ve yan duruslariyla insanlarin buyuk ilgisini cekmeye devam ederken o tarihten bugune Basilika Sarnicinda sular ahenkle damlayarak sarnicin yari karanlik gizemli atmosferinde dolasanlara Medusa'nin sarkisini mirildanmaktadir.

Basilika Sarnıcı kurulduğundan günümüze kadar çeşitli onarımlardan geçmiştir. Osmanlı ımparotorluğu döneminde iki defa restora edilen sarnıcın ilk onarımı 18. yy.'da III. Ahmet zamanında (M 1723) Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yaptırılmıştır. 19. yy.'da ikinci büyük onarım Sultan II. Abdülhamit (1876-1909) zamanına isabet eder. Sarnıcın ortasına doğru kuzeydoğu duvarı önünde yeralan 8 sütun, 1955-1960 yıllarında yapılan bir inşaat sırasında kırılma tehlikesine maruz kaldıklarından bunların her biri kalan bir beton tabaka içine alınarak dondurulmuş ve bu yüzden eski özelliklerini kaybetmişlerdir.

Basilika Sarnıcı kurulduğundan günümüze kadar çeşitli onarımlardan geçmiştir. Osmanlı ımparotorluğu döneminde iki defa restora edilen sarnıcın ilk onarımı 18. yy.'da III. Ahmet zamanında (M 1723) Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yaptırılmıştır. 19. yy.'da ikinci büyük onarım Sultan II. Abdülhamit (1876-1909) zamanına isabet eder.

Sarnıcın ortasına doğru kuzeydoğu duvarı önünde yeralan 8 sütun, 1955-1960 yıllarında yapılan bir inşaat sırasında kırılma tehlikesine maruz kaldıklarından bunların her biri kalan bir beton tabaka içine alınarak dondurulmuş ve bu yüzden eski özelliklerini kaybetmişlerdir. Bizans Devrinde civarda geniş bir sahayı kaplayan ımparotorların ikamet ettiği büyük sarayın ve bölgedeki su ihtiyacını karşılayan Yerebatan Sarnıcı, Istanbul'un Osmanlılar tarafından 1453 yılında fethinden sonra, bir müddet daha kullanılmış ve padişahların oturduğu Topkapı Sarayı'nın bahçelerine buradan su verilmiştir. Durgun su yerine çeşme suyunu yani akan suyu tercih eden Osmanlılar'ın şehirde kendi su tesislerini kurduktan sonra kullanmadıkları anlaşılan Sarnıç XVI.yüzyılın ortalarına gelinceye kadar batılıların meçhulu olarak kalmış nihayet 1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak üzere Istanbul'a gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius tarafından yeniden keşfedilerek batı alemine tanıtılmıştır. P. Gyllius araştırmalarından birinda Ayasofya civarında dolaşırken kendisine, buradaki evlerin zemin katlarında bulunan kuyu benzeri yuvarlak büyük deliklerden ev halkının aşağıya sarkıttıkları kovalarla su çektikleri, hatta balık tuttukları söylenince büyük bir yer altı sarnıcının üzerinde bulunan, ahşap bir binanın duvarlarla çevrili avlusundan, yerin altına inen taş basamaklardan, elinde bir meşaleyle sarnıcın içerisine girmeyi başarmıştır. P. Gyllius çok zor şartlarda sarnıcı sandalla dolaşarak ölçülerini alıp, sütunlarını tespit etti. Gördüklerini ve edindiği bilgileri seyehatnamede yayımlanan Gyllius, bir çok seyyahı etkilemiştir. Bunun üzerine yüzyıllar boyu Istanbul'a gelen bütün gezginler bu muhteşem eseri görmekten gitmek istemezler.Basilika Sarnıcını araştıran, başka bir araştırmacı olan tarihçi G. ınciciyan "Istanbul Tarihi" adlı eserinde şehrin XVIII. yüzyılındaki durumunu anlatırken, Yerebatan Sarnıcı hakkında şunları yazmaktadır.

Ayasofya'nın güneybatısında, yarım mil mesafede, evlerin arasında bulunan bu sarnıç büyük Constantius tarafından büyük sarayın altına yapılmış olup Basilika Kinotexna adını taşırdı. özellikle kış mevsiminde deniz gibi dolan sarnıçta balıklarda bulunuyordu. Hatta buraya Alibeyköy deresinden yer altı kanallarıyla su geldiği sanılmaktadır. "Burada P. ınciciyan Basilika Sarnıcı'nın Büyük Contantius (324-337) yaptırdığını söylerken birçok eski araştırmacı ve tarihçi gibi yanılgıya düşmüştür"...XIX. Yüzyılın sonlarına doğru (1874)'te Istanbul'a gelen ıtalyan yazarı Edmando De Amicis, güzelliğine hayran kaldığı bu şehrin toplumsal yaşayışı ve tarihi eserleri hakkında okuyucuya zengin bilgiler veren Costantinapoli (ıstanbul) adlı kitabında Yerebatan Sarnıcı'nın gizemli havasını şiirli bir dille şöyle anlatmaktadır:"Bir müslüman evinin avlusuna giriyor, karanlık ve rutubetli bir merdivenin son basamağına kadar iniyor, ve kendimi Istanbul halkına göre nasıl bittiği bilinmeyen Bizans'ın büyük Basilika Sarnıcı'nın kubbeleri altında bulunuyorum.






Karanlığın verdiği dehşeti daha da arttıran çivit renkli bir ışıkla yer yer aydınlanmış, yeşilimsi sular, kara kubbelerin altında kayboluyor, üzerinden sular sızan duvarları parlıyor ve her tarafta, budanmış bir ormandaki ağaç gövdeleri gibi gözün önüne dikilen bitmez tükenmez sütun sıralarını belli belirsiz ortaya çıkarıyor." Bunun gibi hakkında birçok hikayenin anlatıldlğı Basilika Sarnıcı geçirildiği onarımlardan sonra Cumhuriyet döneminde Istanbul Belediyesi tarafından müze haline getirilerek ziyarete açılmıştır. Sarnıç bugünkü durumu 1985 yılında başlatılan içerisinde 50.000 ton çamuru çıkartılması ve gezi platformunun yapılmasıyla birlikte 1987 yılında tamamlanmış ve tekrar ziyarete açılmıştır.Basilika Sarnıcı 1994 Mayısında yeniden büyük bir temizlik ve bakımdan geçerek bundan sonraki yaşam serüvenine tıpkı geçmişteki gibi balıklarla birlikte devam etmeye başladı. Sarnıcı ziyarete gelenler balıkların sütunlar arasında kıvrılarak süzüldüğünü seyrederken bir yandanda sürekli olarak çalınan klasik müzik eşliğinde kahvelerini yudumlayarak tarihin derinliklerine doğru esrarengiz bir yolculuğa çıkarlar...


Süleymaniye Camii ve Külliyesi

Üst Kategori: Seyahatlerim Kategori: Yurtiçi Gezilerim

Eminönü'ne her gidişimde hayranlıkla baktığım fakat bir türlü gitmenin nasip olmadığı Süleymaniye Camii'ne gitmek üzere bir cumartesi günü yola koyuldum. Büyük ve heybetli bir yapı ile karşılaşacağımı tahmin ediyordum. Nitekim bahsettiğim bu camii ve külliyesi, Osmanlı devletinin yükseliş dönemine padişahlık yapmış olan Kanuni Sultan Süleymanın, Döneminin en ünlü mimarlarından Mimar Sinan'a 1550-1557 yıllarında yaptırdığı bir eserdir.

Mimar Sinanın kalfalık eser olarak nitelendirilen süleymaniye külliyesinin binaları ; Süleymaniye Camii, medrese (Okul), kütüphane, hamam, imare (Yoksullara yemek verilen aşevi), Hazire (Mezarlık) ve dükkanlardır. Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan ve Mimar Sinan'ın mezarlıkları bu hazire yerinde bulunmaktadır.

Caminin yapısal özelliklerinden biraz bahsetmek gerekirse; İstanbul'un yedi tepsinden biri üzerinde kurulan Süleymaniye camii 4 minareden oluşmaktadır. Bu minarelerin avlu tarafında olanları daha kısadır. Toplam 10 şerefesi bulanan caminin avlu tarafındaki minarelerinde ikişer, cami tarafında bulunan minarelerinde üçer şerefe vardır. Bunun anlamı Kanuni Sultan Süleyman osmanlı devletinde onuncu padişahdır. 4 minare olmasının sebebi ise, Kanuni Sultan Süleyman İstanbul şehrinin feth'inden sonra dördüncü padişahdır. Süleymaniye Camii İstanbu'daki en büyük cami olma özelliğini taşımaktadır. Caminin İç alanı 3.422 m2 dir. Kubbesi zeminden 48.5 metre yüksektir ve çapı 27,25 metredir. Cami ve külliyenin yapmında ozamanın en iyileriden seçilen 3523 usta çalışmıştır. Diğer Osmanlı devleti dönemindeki yapılan cami'lerden farklı olarak Süleymaniye Cami'sinin kapısı ağaçtan değil ,tunç'tan ( Bakır alaşımı ) yapılmıştır. Kapıları sedefkar Mehmet Zıli efendi tarafından yapılmıştır. Cami'nin en büyük özelliklerinden biri de o dönemde elektrik olmadığı için gaz lambası kullanılmaktaydı. Mimar Sinan mükemmel bir hesapla lambadan çıkan is'in cami tavanı'nı kirletmesini engellemek için hava sirkülasyonu ile bütün is'in bir yerde toplanmasını sağlamıştır. Hatta bu is mürekkep olarakta kullanılmaktaydı.

Şu an cami ve külleye binalarında restorasyon çalışması yapıldığı için bir çok yeri göremedim. Ama yinede gittiğime değdiğini söyleyebilirim. Restorasyon çalışmalarının tamamlanmasından sonra tekrar Süleymaniye cami ve Külliyesini ziyaret edeceğim.

İstanbul

Üst Kategori: Seyahatlerim

Bir çoğumuz hergün önünden geçip gittiğimiz tarihi yapılar hakkında kullaktan dolma bilgilerden daha fazlasını bilmeyiz ve bir tarih uzmanı veya bir bilenden bu yapılar hakkında bilgi sahibi olduğumuzda şaşırırız. Nitekim bende böyleydim. Birgün boğaz turu yaparken yanımdaki turist camii'ler ve köprüler hakkında bir kaç soru sordu baktım ki anlattıklarım beni bile tatmin etmedi. Bir karar ile bu şehri ve tarihini tanıtmaya ve bir karar ile  bu güzel şehr-i istanbulumuzda bir çok tarihi yapı hakkında fazla bilgi sahibi değilim. İstanbul ki dünyada bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış, Dünyanın en büyük iki imparatorluğundan bizans ve osmanlı devletine başkentlik yapmış bundan da öte peygamber müjdesi sebebi ile feth edilen bir şehir. 7 defa kuşatma geçirmiş, Uğrunda gemilerin karadan yürütüldüğü ve tarihten bugüne kadar bütün devletlerin sahip olmak istediği bir şehir.

 

 

YENİ CAMİ

Konum olarak istanbulun eminönü ilçesinde mısır çarşının yanındadır. Sultan III. Murat'ın eşi ve III. Mehmet'in annesi venedik asıllı Safiye sultan adına bir cami yaptırmak ister. Bu görevi dönemin baş mimanı olan ayrıca Mimar sinan'ın öğrencisi Davut ağa'ya verir. Bunun üzerine Davut ağa cami'nin yerini ve projesini çizer. O dönemde caminin yapıldığı yerde yaşayan yahudi asıllı vatandaşların yerleri istimlak edilir. Safiye sultan istimlak bedelleri hatta daha fazlasını yahudi vatandaşlara öder. 1597 yılının ağustos ayında devlet büyüklerinin katıldığı bir törenle camii'nin temelleri atılır. Yapı birinci kat hizasına, minare ise birinci şerefe hizasına çıkmıştı ki Mimar Davut ağa bir veba salgını sonucunda hayatını kaybedince, Dalgıç Ahmet çavuş inşaatı devam ettirir. Ancak 1603 yılında III. Mehmet hayatını kaybedip I. Ahmed'in tahta çıkması ile osmanlı devleti geleneklerine göre eşi Safiye sultan eski saraya gönderilir. I. Ahmed yeni cami inşatına devam etmek yerine ayasofya cami'nin karşısına Sultan Ahmed camisini yaptırmaya karar verince, yeni caminin inşatı sonraki 57 yıl boyunca durdur. Bu süre içinde bir yangında gören camii bir harabe halini almıştır. 1661 yılında IV Mehmet'in annesi Hatice Turhan Sultan tarafından tekrar başlatılan cami'nin inşaatı dönemin mimar başı olan Mustafa ağa'nın mimarlığında 3 yıl içinde tamamlanarak 8 şubat 1663 yılında bir cuma namazında ibadete açılmıştır. Bir külliyenin parçası olan bu cami ile beraber, mısır çarşısı, sıbyan mektebi, büyük bir sebil ve çeşmesi, hünkar kasrı ve Hatice Turhan Sultanın türbesi bu külliyenin diğer binalarıdır.

 

 

 

 

sıbyan mektebi, sebil, çeşme, hünkar kasrı ve türbeden oluşmaktaydı.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi

Üst Kategori: Seyahatlerim Kategori: Yurtiçi Gezilerim

Uzun zamandır gitmek istediğim Türk ve İslam Eserleri müzesine gitmek üzere pazar günü yola çıktım. Bu müzeyi gezmeyi çok istiyordum çünkü Türk ve İslam eserlerini barındıran Türkiye'de ki ilk müze olması sebebi ile ilgimi çekiyordu. Size biraz müze hakkında bilgiler vermek istiyorum;

Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, 1984 yılında Avrupa Konseyi Yılın Müzesi Yarışması Jüri Özel Ödülü'nü, 1985 yılında da Avrupa Konseyi-Unesco tarafından çocuklara kültür mirasını sevdirme konusundaki çalışmalarından ötürü verilen ödülü almıştır. 

İlk olarak 1914 yılında "Evkaf-ı İslamiye Müzesi" ( İslam vakıfları müzesi ) adı ile Mimar sinan'ın ustalık eseri olan Süleymaniye Cami'sinin külliye binasında hizmete başlamış. Cumhuriyetin ilanından sonra adı değişerek Türk ve İslam Eserleri müzesi olmuş. Müze 1983 Yılında Süleymaniye'den taşınıp bugünkü bulunduğu yer olan İbrahim paşa sarayına taşınmıştır.

İbrahim paşa ve sarayından biraz bahsetmek gerekirse; Öncelikle ibrahim paşa, Kanuni sultan süleyman'ın damadı ve ilk veziridir. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman'ın en iyi arkadaşıdır. Bir çok zaferi beraber kazanıp ülkenin sınırlarını genişletmişlerdir. Kızı ile evlendikten sonra Kanuni sultan süleyman o devirde At meydanı sarayı olarak bilenen bugün kü adı ile İbrahim paşa sarayını 1520 yılında damadına armağan etmiştir. İbrahim paşa 1536 yılında öldürülünce bina aynı ad ile başka vezirler tarafından da kullanılmış, kışla , elçilik sarayı, defterhane, mehterhane, dikimevi ve cezaevi gibi işlevlerde yüklenmiştir.

Kırkbin eserden fazla kolleksiyonu olan müzede gezdiğinizde, nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz her bir eser insanda hayranlık uyandırıyor. Özellikle o zamanın şartları ve imkanları dahilinde ortaya çıkmış eserleri görünce atalarımızın ne büyük sanatçılar olduğunu bütünü ile ortaya çıkıyor. Benim en çok ilgimi çeken eserler halılar, el yazması kuran-ı kerim'ler ve peygamber efendimiz ( s.a.s ) sakalını şerifi oldu. Ama binlerce eserin hepsi çok güzeldi. Müze toplam yedi bölümden oluşuyor. Bu bölümleri ve fotoğrafladığım eserleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Gaziantep

Üst Kategori: Seyahatlerim

Gaziantep Kalesi

"6000 yıl öncesine giden bir höyük üzerine kalenin ilk defa bir karakol görevini ifa etmek üzere bir kaç kule halinde roma döneminde M.S. III yüzyılda inşa edildiği tahmin edilmektedir. M.S. VI yüzılda bizans imparatoru Justinianus tarafından geniş çapta onarılmış ve güney kesimde yapılan alt yapı binaları ve galeriler ile alan genişletilerek, yeni burçlar takviye edilmiş ve sur bedenleri inşa edilmiştir. Bu haliyle yaklaşık 100m çapında ve çevresi 1200m olan düzensiz bir daire biçimindedir. Daha sonra 1481 yılına mısır sultanı kayıtbay tarafından ikinci defa elden geçirilmiştir. Ana kapı üzerinde yer alan kitabeden ise, Osmanlı döneminde Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1557 'de tamir edildiği anlaşılmaktadır. Melik Salih Ahmet kaleye yeni burçlar ilave ettirmiş, cami ve köşkler yaptırmıştır. Kale bedenleri üzerinde 12 adet kule yer almakta olup 4' ü değişik padişahlar ve emirler tarafından yaptırılmıştır. Evliya çelebinin bahsettiği 34 burçtan 24 ünün ise şimdi mevcut olmayan dış surlar üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Kale son görevini ise kurtuluş savaşında gaziantep şehrinin savunulmasında yapmıştır."

Şehre tam hakim bir noktada bulunan gaziantep kalesi günümüzde hala ayakta kalabilen kalelerden birdir. Kale şuanda ziyaretçilere kapalı ama kalenin içinde bulunan panaroma müzesini gezebiliyorsunuz. Gaziantep şehrine gittiğinizde kesinlikle gitmeniz gereken yerlerden biri gaziantep kalesidir. Zaten çarşılar, hanlar ve hamamlar kalenin çevresinde olduğundan kaleyi gezmek için ayrıca fazladan birşey yapmanıza gerek kalmıyor. Kaleye çıkılan yol üzerinde kurtuluş savaşı yıllarında gaziantep'de yaşanan olayları gösteren heykeller yapılmış. Bu heykelleride görmenizi tavsiye ediyorum.

 

 

 

English French German Italian Portuguese Russian Spanish